Kuşlar

0
146

Pusulanın hep kuzeyi gösteren ibresi gibi, bir erkeğin suçlayan parmağı da daima bir kadını gösterir.

Khaled Hosseini, Bin Muhteşem Güneş

Ankara kasım ayında yağmurlu olurdu. Havadan sis eksik olmaz, ayazı da insanın içini titretirdi. Ulus meydanından her tarz insan geçerdi, öğretmeninden hemşiresine, hippisinden sakallı hacı hoca tiplilerine kadar herkes görülebilirdi burada. Gelip geçenler kendi hallerinde olurlardı genelde, ama bugün farklı bir şey vardı odaklarında.

Bir genç kız, on beş on altı yaşlarında bir çocuk. Kıvır kıvır yapılmış koyu siyah saçları inmiş, hafif bir dalga şeklini almıştı. Ona yakışmayan acemice yapılmış bir makyajın izleri vardı yüzünde. Dudaklarındaki solgun kırmızı ruj dağılmış, göz kapaklarına sürdüğü koyu yeşil far ile siyah sürme, gözyaşlarına karışmış yanaklarından aşağıya doğru süzülüyordu. Uzaktan bakıldığında insanlarda merak uyandıran komik yüz,  yaklaştıkça gölgeleniyor, derin bir acının izlerini taşıyordu. Üstünde gelinlik ve belinde yırtılmış kırmızı kuşak, hiçbir şeyi dert etmezcesine dans ediyor, oynuyordu Ulus meydanında. İnsanlar onu işaret ederek gülüyor, kameraya alıyor, bazıları da bir sokak dansçısı sanıp para atıyordu. Kız hiçbirine aldırmayıp delicesine dans etmeye devam ediyordu. Arka planda duyulan bir müzik sesi yoktu, Efsun’un müziği kalbinin ritmi ve hep imrendiği o kuşların sesiydi; özgürlüğün melodisi, huzurun cıvıltısı.

Bugün şansına hava daha yumuşaktı. Gerçi, soğuk olsa da sorun olmazdı çünkü o, köyünde Ankara’nın en sert ayazına alışmıştı. Efsun ruhuna ve yaşına büyük gelen gelinliğiyle, ona hiçbir şey ifade etmeyen kuşağıyla dans etmeye devam edecekti ne olursa olsun. Ağabeyinin kuşağı beline bağlarken söyledikleri geldi aklına. “Bundan böyle namusun bize emanet değildir Efsun, sen ve namusun kocana aittir. Ona hizmet edesin.” demişti kuşağı beline üç kez dolayıp tekbir ile bağlamadan önce. Efsun, buna anlam verememesine rağmen ses çıkarmamıştı. Ağabeyinden çok korkar, yüzüne bile bakamazdı. Kara gözlü, kaşları sürekli çatık olan bu adam bakışlarıyla terör saçardı adeta. Ağabeyi bazen arkadaşlarıyla ava gider, avladıkları hayvancıkların, kuşların bedenlerini getirir övünürlerdi. Efsun’a göre bunda övünülecek bir şey yoktu, ölülerine hiç bakamaz, ağlayası gelir, o akşamki ziyafete katılamaz, aç kalırdı.

Yağmur çiselemeye, insanlar gidecekleri yere doğru koşuşturmaya başlamışlardı. Ankaralılar bilirdi kasımda yağmur çiselerse, bardaktan boşanırcasına yağması da yakındı. Efsun dans etmeyi bırakmadı, aksine tenine değen her yağmur damlasıyla biraz daha hızlandı, coştu.

Yoldan geçenler hala dönüp dönüp bakıyordu dans eden kıza. Hiç yorulmuyor muydu bu kızcağız? Yorgundu aslında. Ayakkabısız ayaklarının tabanları acıyordu. Düğününden kaçarken kimseye görünmeyeyim diye tarlaların içinden geçmiş, kuşağı ve gelinliği yer yer dikenli otlara takılmış, yırtılmıştı. Ayakkabıları da çıkmış olmalıydı ayaklarından, hızla uzaklaşmaya çalışırken felaketinden.

O kadar koştuktan sonra yoldan geçmekte olan bir kamyona bağıra bağıra otostop çekip binmişti. Şoför, şaşkın ama hınzır bir ifadeyle kızcağızın yüzüne bakıp sormuştu “Sen kimlerdensin, bu köyden misin?” Efsun cevap vermek yerine adamın yüzüne ürkek bir bakış atmıştı. Adamın sanki bilerek yapıştırılmış yüzüne büyük gelen burnu ile çirkin yamuk çenesi bir yerlerden tanıdık geliyordu ona. Sessizliğini yol boyunca korudu, ta ki adamın ondan ayrılmayan art niyetli bakışları onu rahatsız edinceye kadar. “Bir şey mi oldu amca?” diye sordu yüzüne bakmadan. “Seni gözüm bir yerden ısırıyor ama, bilemedim.” dedi adam, nasırlı kara ellerini Efsun’un yüzüne doğru götürdü, yüzünü görebilmek için kızın saçlarını geriye doğru attı. Efsun irkildi ancak ses çıkaramadı, sonuçta arabasına almıştı onu. Hem burada bırakıverse onu ne yapacaktı yalnız başına? Kalın parmaklarını kızın omuzlarına ve sonra göğsüne doğru götürdü. Adamın kamyonu durdurması ve ona doğru eğilmesi Efsun’u iyice korkuttu. “Ne yapıyorsun amca, ne diye durdurdun arabayı?” diye sordu panikle. Adam Efsun’u öpmeye, dokunmaya çalışınca kız bastırdı çığlığı “Bırak amca! Gideyim n’olur bırak!” Kamyoncu okkalı bir tokat attı kızın yüzüne. Kızcağız bayılıverdi, uyandığında yolun kenarında, çaresizce yatıyordu. Efsun kalktı, gözyaşları içinde yürüdü, yürüdü ve kendini bu meydanda buldu.

Ağabeyi ve az kalsın kocası olacak o adam Efsun’u aramaya başlamışlardır şimdi, didik didik ediyorlardır her tarafı. Bir buldular mı, bu onun için ölüm demekti ama Efsun bunu çoktan kabullenmişti. Zaten ailesi için onun canının hiç kıymeti yoktu, onu aramaya başladılarsa bunun sebebi Efsun için endişelenmeleri değil, onurlarına sürülen bu lekeyi temizlemekti.

Ağabeyinin bu evlilik meselesini ilk açtığı gün geldi aklına, bir hafta önceydi. Kız kardeşini yanına çağırmıştı, “Bir talibin var Efsun. Akşama istemeye gelecekler, hemen hazırlan.” demişti.  Dudakları titremeye, gözleri dolmaya başlayan Efsun, ürkek sesiyle “Kimdir bu adam ağabey?” diye sormuştu. “Kamyoncu Halil’in bir akrabası işte, sen tanımazsın.” demişti ağabeyi. Efsun gözyaşlarını tutamayıp ağlamaya başlamıştı. “Ulan!” diye gürlemişti ağabeyi, “Sana da talip beğendiremiyoruz!” Efsun yalnızca ağlıyordu. Ağabeyi anasına seslendi, gelip kızını almasını söyledi. Kızcağız akşama kadar ağladı, ağladı. Akşam istemede talibini de Kamyoncu Halil’i de görmüştü. Talibi kısa boylu, ellili yaşlarında saçlarının çoğu dökülmüş, tek tük kalan saçları da aklaşmış bir adamdı. Boğuk sesi ve bakışları kızcağızı iyice rahatsız etmişti de, yapacak bir şey yoktu. Efsun, bunları düşünürken hatırladı, onu kamyonuna alan çirkin adamın Halil olduğunu.

Kızcağızın hem ruhu hem de bedeni dans etmekten yorulmuştu, durdu ve olduğu yere çöktü. Yağmuru izlemeye başladı, binaların çatılarının altındaki, pencerelerin önüne tüneyen kuşlara baktı. Kuşlar hep özgürlerdi, uçuyorlar, geziyorlardı ama yağışlı havadan dolayı tüneyip kalmışlardı bir yerlere. Ben, diye geçirdi içinden Efsun. Ben kuşların tam tersiyim, hiçbir zaman özgür değildim, ama şu anda özgürüm, dedi. Ağlamayacağım, ilk defa özgür olmuşum! Neden ağlayayım? diye düşündü. Kalktı, elleriyle elbisesinin eteklerini düzeltti ve kaçışan kuşların cıvıltısı eşliğinde tekrar dans etmeye başladı. Etrafında yeniden birikmeye başlayan kalabalığın meraklı gözlerinin arasında Efsun’a tanıdık gelen ölüm kadar kara bir çift göz ve her zamankinden daha çatık kara kaşlar onu durdurmadı.

 

Songül Büyükköse

Denge Anadolu Lisesi 11.sınıf öğrencisi

[Toplam:19    Ortalama:4.1/5]

CEVAP VER

Yorum
Lütfen isminizi girin