Eğitimin Kritiği – Necdet SAKAOĞLU

0
136
eğitim-sistemi

Yüzyıllar boyu, ayrıcalıklar tanıyıp saygınlıklarını en üst düzeyde tuttuğumuz medreselerin amacını bir ozan iki dizeyle açıklamış:

“ İlm-i vekfa ilm-i mantuk hendese/ Cübbe vü destar ü mansıb-ı medrese”

Bu eleştirel bakış, pekala günümüzün okullarına da yöneltilebilir: Bütün çabalar, ezberler, yinelemeler, dökünmeler, üniversite kazanmak, iş bulmak, kimliklenmek içindir oysa eğitimin daha başka yüce amaçları da vardır.

1470’lerde İstanbul’daki ilk medreseleri örgütleyip programını hazırlayan Mahmud Paşa ve Ali Kuşçu’dan, Ahlak-ı Ala’i yazarı Kınalızade’den (öl.1572) Tanzimat yeniliklerine (1839-1876), 2. Abdülhamit (1876-1909), 2. Meşrutiyet (1908-1918) evrelerinden, Milli Mücadele ve Atatürk Dönemi’ne (1919-1938), Millet Mektepleri, Halkevleri, Köy Enstitüleri atılımlarına uzanan beş yüzyıllık bir süreçte kazanılmış onca deneyim, özgün ve başarılı uygulama, söz konusu iken neden bir dizi tıkanma noktalarında bocaladığımız, geçmişe dönük sorgulama gerektiriyor.

Ancak eğitim sorunları, dünün sorgulanmasına da geleceğe bakış ortamlarına da fırsat tanımadan çığlaşıyor. Örneğin, doğa insan ilişkisi, davranış eğitimi, dil eğitimi, akıl-ruh-beden eğitimi, uygarlık eğitimi, estetik eğitimi, yeteneklerin keşfi, beceri eğitimi, mesleğe yönelme, ulusal-evrensel değerler, demokrasi ve vatandaşlık eğitimi, üretim-tüketim bilinci, okumak, yazmak, düşünmek, çalışmak… Bu edinimlerin; içerikleri tartışmalı ders kitapları, meslek ve özlük sorunları olan öğretmen kadroları, derslik sayısı ve öğrenci mevcudu dışında özellikleri üzerinde durulmayan okul yapıları ile başarıldığını kim ileri sürebilir? Son yarı yüzyıldır eğitim kurumlarının niceliksel-niteliksel grafikleri, birbirinden kaçan iki çizgi yansıtıyorken bu temel sorunları unutturma çabasıyla müzminleştirilmiş yapay sorunların gündemde tutulması daha ne kadar sürdürülebilir?

Nereden Nereye Gelmişiz ?

10 Mayıs 1920 tarihli Maarif Vekaleti genelgesinde, Cumhuriyet eğitimine temel oluşturacak ilkeler belirlenirken yaşamsal, işe dönük, üretkenliği aşılayan; ulusal yapıya, coğrafyaya, kültüre, geleneklere uygun ders kitapları; çağdaş ve pedagojik donanımlı okullar; Doğu-Batı kaynaklarının çevirilerini, yazınsal, toplumsal, tarihsel yapıtları içeren kitaplıklar; okulların en iyi biçimde örgütlenerek dikkatle ve özel çabalarla yönetilmesi, o savaş koşullarında öncelikle vurgulanmıştı. Bundan bir yıl sonra, İstiklal Savaşı’nın en kritik evresinden geçilirken 16-21 Temmuz 1921 tarihlerinde Ankara’da toplanan Maarif Kongresi’nin gündemi ise “ ilk-ortaokul program ve dersleri ” idi. Cepheden gelerek kongreye katılan Mustafa Kemal Paşa, “ Mili Türkiye’nin milli maarifini kuracak Türkiye muallime ve muallimlerine ” seslenirken, yüzyılların ihmali sonucu devlet yapısında ortaya çıkan yaraların eğitim yolundaki çabalarla giderilebileceğini, bunun için milli bir eğitim programı hazırlanmasını, eğitim örgütünün verimli kılınmasını, program ve kitapların yenilenmesini, eski metotların bırakılıp yeni bir sanat ve beceri yolu çizilmesini, ulus bireylerini yetiştirmenin kutsal bir görev olduğunu uyarmıştı.

Cumhurbaşkanlığı süresince de eğitim ve kültür işlerine öncelik veren Atatürk’ün bir de 1 Kasım 1937’de, TBMM toplanma yılının açılış söylevinin konuya ilişkin paragrafı üzerinde durmak gerekiyor: “Büyük davamız, en medeni ve en müreffeh millet olarak varlığımızı sürdürmektir. Bu yalnız kurumlarında değil, düşüncelerinde de temelli bir inkılap yapmış olan büyük Türk milletinin dinamik idealidir. Bu ideali en kısa zamanda başarmak için, fikir ve hareketi beraber yürütmek mecburiyetindeyiz. Bu teşebbüste başarı, ancak süreli bir planla ve en rasyonel tarzda çalışmakla mümkün olabilir. Bu sebeple okuyup yazma bilmeyen tek vatandaş bırakmamak, memleketin büyük kalkınma savaşının ve yeni çatısının istediği teknik elemanları yetiştirmek, memleket davalarının

ideolojisini anlayacak, anlatacak, nesilden nesile yaşatacak fert ve kurumları yaratmak. İşte bu önemli umdeleri en kısa zamanda temin etmek, Kültür Vekaletinin üzerine aldığı büyük ve ağır mecburiyetlerdir.”

Eğitim ve kültür alanlarında, Tevhid-i Tedrisat Yasası (1924), Harf Devrimi, Millet Mektepleri, Halkevleri, okul programları ve ders kitaplarının yenilenmesi gibi devrim ve yenilikleri, Atatürk’ün önderliğinde başaran Türkiye, onun bu son direktifinin gereğini de Köy Enstitülerini açarak yerine getirmeyi amaçlamıştı. 1924-1938 arasındaki 14 yılda gerçekleştirilen eğitim yenilikleri iki bin yıllık Türk kültür tarihinin, yaklaşık biner yıllık, önce ulusal “Göktürk”, ardından ümmetçi “Arap” yazı-kültür egemenliklerinden sonra- “Latin” kökenli yeni Türk Alfabesiyle girilen üçüncü büyük dönüşüm; aynı zamanda da çağdaşlaşma sürecinin yapı taşları olmuştur.

Bu yazının notlarını toparladığım 17 Nisan Pazar günü Köy Enstitülerinin yıl dönümü idi. Eğer bu kurumlar hiç değilse 1980’lere kadar tutunabilseydi; olası ki sayılı gelişmiş ülkeler arasında yer alacaktık. Atatürk’ün vurguladığı “ dinamik ideal ” de gerçekleşmiş olacaktı. Yaşamaları cehalet yığınlarına bağlı zümreler, “ fikir ve hareketi birlikte yürütme ” eylemine ve onun yeşertileceği Köy Enstitüleri özgün modeline on yıl tahammül edebildi. Kerpiç ve tuğlalarında kavruk Anadolu çocuklarının parmak izleri bulunan eğitim ocaklarına incir ağacı dikmek zor olmadı. Dicle, Düziçi, İvriz, Beşikdüzü, Göl, Hasanoğlan, Savaştepe, Kepirtepe… harabelerini bugün gezenlerin, onulmaz bir iç acısı duymaları kaçınılmazdır.

Düziçi’nde, yerleşkeden ekin alanlarına giden yolun iki yanına, 1940’larda uzun ömürlü sedir, köknar ağaçlar diktiren müdür Lütfi Dağlı’nın, bir hıyaban (iki tarafı ağaçlı yol) tasarladığını köylülerden dinlemiştim. Bu ağaçlıklı yolun elli yıl, yüzyıl sonraki görkemli manzarasını gözünde canlandırarak gelecekteki öğrencilerin, zamanla büyüyüp serpilecek vatanlarının en güzel ve güçlü ağaçları altında şiirler, türküler okuyarak güleç çehrelerle eğitimden işe, işten eğitime gidip geleceklerini düşlermiş.

Kapanışları üzerinden elli yıl geçmesine karşın, Köy Enstitüleri olgusunun, Cumhuriyet eğitiminin başçıl atılımlarından sayılarak hala özleminin duyulması üzerinde durmak gerekiyor. O özgün kuruluşların harcında, aklın önerisi üç öğe vardı: 10-20 yıl gibi kısa bir zamanda okuma yazma sorunu kökten çözülecekti; her köy ve belde, kendi ortamından yetişmiş bir veya birkaç eğitimcinin rehberliğinde “ fikirle hareketi ’’ birlikte yürütmeyi başaracak, Türkiye’nin, “dinamik ideali”ne hizmet edecekti; eğitimin yapılanması ve gereksinimleri, yarı imece yarı kamusal katkı ile sürekli çözüme kavuşacaktı.

Milli Eğitim Bakanlığının, yapıları, donanımları, arazileri tarumar edilen, yıkılan dökülen 21 enstitüden hiç olmazsa birini, kuruluşundaki planına uygun tarzda restore edip kamp, uygulama okulu, yaz okulu, kongre merkezi çalışmalarının yapılacağı bir işlevsellikle yaşatması beklenir. “ Ok yaydan çıktı! ” dönüşü olmayan yanlışlıklar sonrasında yinelediğimiz pişmanlık atasözüdür. Eğitim dünyamızda peş peşe savrulan oklar çoktur. Örneğin, Köy Enstitüleri ile yetinilmemiş; “Darül-muallim” geleneğine dayalı, daha eski ve köklü deneyim, birikim ve donanımları olan öğretmen okulları, Eğitim Enstitüleri, Yüksek Öğretmen Okulları, Mesleki ve Teknik Öğretmen okulları da söndürülmüştür.

Ulusal Eğitimin Aşılmazları:

2000’li yıllarda, Cumhuriyet’in kurulduğu yıllardaki 13 milyonluk ülke nüfusunu aşan öğrenci mevcudunun, zorunlu öğretim çağında olup da okul dışı kalanların, önümüzdeki on yılların yığacağı yeni kitlelerin durumları, gereksinimi karşılayacak artışlarla yenilenemeyen okul yapıları ve donatımları, çevre-okul ilişkileri çığ gibi büyüyen sorunlardır. Öte yandan Öğretim Birliği Yasası’nın olmazsa olmazları göz ardı edilerek yapay sorunlar yaratılmış,okul ve eğitim standartları sağlanamamış, paralı özel öğretimin özendirilmesi amacıyla da mevzuat dışı uygulamalar görmezlikten gelinir olmuştur.

Genel eğitim-öğretim programları bir yana, ders programları, sınıf geçme yöntemleri, eğitim yasa ve yönetmelikleri, içinden çıkılamaz bir karmaşa yığıntısına dönüşmüş; ilkeler, çerçeveler,

amaçlar, bağlantılar kaybedilmiştir. Ders kitaplarının eğit-bilimsel özelliklerini, dil ve bilgi yanlışlıklarını uzmanlara sormak gerekir.

Sayılardan oluşan görece başarıların gerisindeki gerçek tablolar ise en iyimserlerimizi bile düşündürüyor. Sekiz yıllık ilköğretim sürecinden geçip diploma aldığı halde “okuma yazma bilmeyen” gençlere İstanbul’da, belediyelerin, sivil toplum kuruluşlarının kurslar açması, kendi kendimizi daha fazla kandırmadan köklü kararlar almamızı gerektiren bir uyarı değil midir?

Sonuç: Türkiye’nin öncelikli ulusal davası eğitimdir. 2005 yılında Türkçe bilmeyen, okuma yazma olanağından yoksun, okul çağında ve okul çağını aşmış nüfus, hem orantısal hem sayısal olarak artmaktadır oysa Türkiye, nüfusunu 21. yüzyılın eğitim olanaklarından yararlandırdığı oranda yer aldığı bölgenin ve dünyanın güçlü ve gelişmiş devletleri konumuna yükselebilecektir. Bunun yolu ise devletin ve hükümetlerin birinci öncelikli görevi eğitim olarak benimsemeleridir.

Necdet SAKAOĞLU

[Toplam:0    Ortalama:0/5]

CEVAP VER

Yorum
Lütfen isminizi girin