Kişisel Gelişimin Psikososyal Dönemleri – Prof. Dr. Cengiz GÜLEÇ

0
353

Kişilik gelişimi ile ilgili kuramların başlangıcı psikanalizin yaratıcısı Freud’la başlar. Bebeklikten erişkinliğe kadar psikoseksüel evreler tanımlanmış, bu evrelerin birbiri üzerine eklenmesiyle sağlıklı bir yetişkin olmanın koşulları ayrıntılı olarak betimlenmiştir. Freud’un libido kuramı olarak bilinen bu anlayışa göre, ruhsal aygıtımızın çalışması iki temel ilke üzerinden yürümektedir. Birincisi, canlı organizmaların acıdan kaçıp hazza yönelmesini ifade eden “haz ilkesi”, ikincisi de ego gelişmesi ile elde edilen “gerçeklik ilkesi”dir. Kişiliğin bir kez oluştuktan sonra değişebilirliği veya değişime göstereceği direnç sorunu, birçok kuramsal tartışmanın kaynağı olmuştur. Freud’un çocuk cinselliği ve bunun kişilik gelişimi üzerindeki etkileri ile ilgili tartışmalarda, yaşamın ilk yıllarının belirleyiciliği genellikle kabul görmektedir. Bununla birlikte katı psikanalitik yorumların kabul ettiği ilk altı yıldan sonraki gelişmelerin kişiliğin temel yapısında ciddi değişiklik yapamayacağı görüşü “aşırı” olarak nitelendirilmektedir. Freud’un temel görüşlerini kabul etmekle birlikte kişilik gelişimini yaşam boyu süren dinamik bir örgütlenme olarak gören Eric Erikson adlı araştırmacı bugüne kadar ileri sürülmüş en kapsamlı açıklamayı yapmıştır. Bu yazımızda Erikson’un çığır açan ve toplumsal yapıyı da işin içine ustaca katan gelişim kuramını özetlemeye çalışacağız.

Yaşamı sekiz döneme bölümleyerek inceleyen Erikson, yaşamın ilk evresi olan bebeklikte temel gelişim sorunu olarak “temel güven-güvensizlik” duygusunun gelişmesi üzerine odaklanır. Ona göre güven, başkalarına güven duymanın yanı sıra bireyin kendine karşı duyduğu öz güveni de içerir. Bu duygunun gelişmesi için zorunlu olan kişi annedir. Anne sevgisi temel güven duygusunun kazanılmasında önceliklidir. Bebek sanki ağzıyla yaşıyor gibidir. Beslenme güvenin kazanılması için gerekli ilişkiyi sağlar ancak bebek anne sevgisini ağzına aldığı meme dışında başka yollarla da almayı bilir. Güvenli çocuk annesinin kendisine düzenli aralıklarla baktığını ve kendisini beslediğini bilir ve sonuçta önceden kestirilebilir, öngörülebilir güvenli bir dünyada yaşadığını hisseder. Temel ihtiyaçlarının uygun bir biçimde ve tutarlı olarak giderileceğini bilir. Daha sonraları el-kol becerileri arttıkça ve yürümeyle birlikte çevresini keşfetmeye başlar. Bu, kendi bedenine de güvenmeyi sağlar. Özellikle 0-1 yaş arasında yakalama, tutma, ulaşma daha sonraları da emekleme, ayakta durma ve yürüme etkinliklerinde güven duygusu önemli rol oynar.

İlk bebeklik evresinde yaşanan olumsuz deneyimler ve bebeğin ihtiyaçlarının düzensiz karşılanması, zamana güvensizlik ve giderek dünyaya güvensizliğin çekirdeğini oluşturur. Bu ilk yaşam evresinin davranış kalıbı “ alıcılık ” tır. Gelişen duygu da “ Ben, bana verilenim. ” diye tanımlanabilir. Güvenen bebek, özgüven, iyimserlik ve güvenlik, saygınlık duygusunu geliştirmeye doğru ilk adımını atmıştır. İnsanları tanır ve kendisi ile konuşanlara güler. Karşılıklı tanıma ve karşılıklı güvenirlik, ilk ve ayrışmamış bir şekilde kimlik duygusunun temeli olarak atılmış olur.

Yaşamın ikinci evresinde ortaya çıkan soru ise özerk ve yaratıcı bir birey olmakla; bağımlı, engellenmiş, utangaç ve kuşkuyla dolu bir birey olmakla belirir. 2-4 yaş arasında geçen bu evrede çocuk modern Batı kültürlerinde önemle vurgulanan dışkılama üzerinde egemenlik kurmaya yönlendirilir. Tuvalet eğitimi yalnızca çocuğun isteğine bağlı olarak hiç kimsenin doğrudan karışamayacağı “ tutma ve bırakma ” eylemini içerir. Çocuk annesinin isteğine karşın idrar ve gaitasını tutabilir veya bırakabilir. Tuvalet eğitimi ile birlikte verilen uygun ve iyi bir eğitimle çocuk, iyi bir iş yapma, başarma ve yönetme duygusu ile seçim yapma özerkliğini kazanarak, kendisini nerede tutması gerektiğine ve nerede kendisini bırakmasının uygun olacağına ilişkin kararları verebilir. Bu evrede ortaya çıkan temel duygu ve inanç “ Ben, oluşturduğum şeyim.” olarak belirlenebilir. Olumlu sonuç gurur, kontrol, öz güven, özerklik, kararlılık ve kendisi olma isteği olarak ortaya çıkar. Ergenlikte sağlıklı bir kimlik duygusunun kazanılmasında harç görevi yapacak olan “ Ben, özgürce seçim yapa-bilen, kendi gelişim ve geleceğini yönlendirebilen bağımsız bir insanım.” inancı bu evrede atılır. Bu dönemin olumsuz sonucu ise utanç, özünden kuşku duyma, yetersizlik duygusu ve otoriteye aşırı uyma olarak ortaya çıkar.

Üçüncü evredeki psikososyal çatışma, suçluluk duygusuna karşı girişkenlik duygusunun gelişmesidir. Bu evrede yaşanan çelişki, merak ve araştırmayla dolu atılganlık, katılımcılık ile korku ve suçlulukla dolu durağanlık arasındadır. 4-6 yaşları arasındaki çocuk coşku, güç ve merakın eşlik ettiği yüksek bir etkinlik ve enerji ile doludur. Bu evre dil becerisinin de hızla geliştiği bir dönemdir. Bu yaş grubunda “ ne, neden, nasıl ” soruları yeni sözcükler, kavramlar ve düşünceleri öğrenmek için kullanılır. Oyuncaklarla oynanan oyun, kırma, içini merak etme ve yeniden yapma denemeleri ile yürütülür. Bu merak yıkıcılık ve saldırganlık olarak değerlendirilirse suçluluk duyma ile girişimciliğini engelleyebilir. Teşebbüs geliştiren bir şey değil başa bela olarak algılanıp, bastırılabilir. Bu evrede ortaya çıkan inanç “ Ben, olacağımı hayal ettiğim kişi olacağım.” doğrultusundadır. Atılganlık çocuğun bütün düşünce, dilek ve düşlerinde kolayca izlenebilir. Bu evredeki kriz

başarı ile atlatıldığında daha sonra ortaya çıkacak olan tutkulu olmanın, değişik rolleri denemeye yol açacak merakın ve tecessüsün temelini oluşturacak girişimcilik kazanılmış olur. Cinsel organlardaki farklılığı algılayan çocuk, ana babayı özellikle çok sıkıştıran ve bunaltan cinsellikle ilgili sorular sormaya başlar. Baştan savma cevaplarla merakı giderilemeyen çocuk ergenlikteki cinsel kimlik edinme sürecine de kafası bulanık ve karışıklık içinde girer. Cinsel araştırma denemelerinin aşırı katı ve sert yasaklarla, tabularla engellenmesi, suçlamadan kurtulmak için hareketsizlik, korkuyla kısıtlanma, rol kargaşası ve yetişkinlikte otoriteye aşırı boyun eğme eğilimine katkıda bulunur.

Dördüncü evredeki (6-12 yaş) kazanılması gereken benlik işlevi veya yaşam görevi, aşağılık duygularına karşı çalışkanlık duygusunun gelişmesidir. Freud’ un ödipal çatışmayı izleyen ve libidonun latent (örtük veya gizli) olarak kaldığı dönem Erikson tarafından daha ayrıntılı olarak incelenmiştir. Okula başlama ile buluğ çağı arasında geçen bu evrede çocuk öğrenmeyi ve yaşam becerilerini elde etmeyi kazanır. Okullu çocuk bu evrede temel bilgileri alırken başarılı olmanın anlamını da keşfeder. Bu dönem yetişkin olmanın çıraklık evresi olarak da tanımlanabilir. Bütün kültürlerde, Batı toplumlarındaki okul türünde olmasa bile, çocuklar mutlaka bir tür örgün eğitimden geçirilirler. İyi bir iş yaparak, yeni beceriler geliştirip bunları değişik yollardan kanıtlayarak başarılı olma duygusu öğrenirler. Bilgili ve becerikli insanlarla özdeşleşen ve onlar gibi olmak üzere o kişileri taklit eden çocuk, giderek işbirliği yapmayı, ortak projeler geliştirmeyi ve kararlara katılmayı da öğrenir. Grup ve ekip çalışması ile farklı rolleri gözler, başkalarının duygularını kestirebilme özelliği ile kendisini ileriki yaşamda işbirliği ve katılıma hazırlar. Empati yeteneği gelişen çocuk, kendisini karşısındakinin yerine koyarak hissetmeye ve düşünmeye başlar. Bu evrede ortaya çıkan inanç “ Ben, öğrendiklerimin tümüyüm.” olarak özetlenebilir. Başarı güdüsü engellenen ve sosyal onay bulamayan çocuklar, başarı için rekabet gerektiren işlerden kaçınma ve işe yaramazlık duygusu geliştirirler. İyi yapılan bir işten zevk ve gurur duymayı geliştiremeyeceklerdir. Yetersizlik ve aşağılık duyguları pekişecektir.

Beşinci evre olan ergenlik ( adolesans ) Erikson tarafından rol ve kimlik kargaşasının üstesinden gelerek, kişisel kimlik duygusunun geliştirilmesi gereken bir dönem olarak tanımlanmıştır. Bu da bireyin eğilim ve yeteneklerini doğru değerlendirmesini ve bunları nasıl kullanacağına karar vermesini içerir. Bunun için nereden geldiği, kim olduğu ve ne olacağı ile ilişkili sorulara doyurucu, tutarlı ve kalıcı cevaplar bulması gerekir. Bu dönem kimlik duygusunun kazanıldığı bir yaşam dilimidir. Kimlik, bireye sadece toplum tarafından verilen bir benlik niteliği değildir. Fiziksel-biyolojik olgunlaşmayla kendiliğinden kazanılan bir duygu da değildir. Bireysel çaba ve arayışları gerektirir. Bireyin kimlik duygusunu kazanmak için isteksiz, gönülsüz olması rol karmaşası, yabancılaşma ve sonuç olarak da toplumsal yalıtım ( izolasyon ) ve kalıcı kimlik karmaşasına neden olur. Kimlik arayışı, geçmiş, şimdi ve geleceği içeren anlamlı bir “Ben, işte buyum.” duygusunun kazanılması ile sonlanır. Bize kim olduğumuzu zahmetsizce öğreten geleneğin, modern toplumsal desteklerin zayıflaması sonucu kimlik duygusunun bocalamalar yaşanmadan kazanılması gittikçe güçleşmektedir. Kültürel ve toplumsal değişimin hızlı olduğu toplumlarda eski kuşakların yenilere örnek ve model olma özelliklerinin zayıflaması kimlik krizlerini daha da derinleştirmektedir. “Ben kimim?” sorusuna verilen cevapların benlik içinde tutarlı bir bütünlüğe eriştirilmesi gereken bu dönemde akranların etkisi modern toplumlarda çok artmıştır. Erikson’un ifade ettiği gibi “ Ben kimim? ” sorusuna cevap bulabilmek için gençler bazen aşırı bir şekilde, başkalarının gözünde kendi arzuladıkları gibi görünüp görünmedikleri ve daha önceki rol ve becerilerini günün ideal tipleri ile nasıl bağdaştıracakları ile ilgilenmektedirler. Kimlik ancak başka insanlarla etkileşim sonucu elde edilebileceğinden, genç erişkin bu evrede akranlarına aşırı uyma özelliği taşıyan bir dönemden geçer. Arkadaşları her şeyden daha önemli ve değerlidir. Bu dönemde akranlar arasında farklı rollerin kendisine uyup uymadığını dener. Bu amaçla girdiği akran grupları ve kulüpler hatta gençlik çeteleri bireye hem kimliğini toplumsal bir çevrede bulma, hem farklı rolleri deneme, hem de bu roller hakkında doğrudan geri bildirim sağlama işlevini görürler. Buluğla başlayan cinsel olgunlaşma ergenin düş gücünü çok arttırır. Cinsel kimliği hakkında belirli bir anlayışa ulaşmaya çalışırken, mesleki kimliğini de araştırmak zorundadır. Bu dönemde ortaya çıkan âşık olma, daha sonraki yıllarda olduğu gibi açık bir cinsellik içermez. Daha çok ergenin karışık ve ayrışmamış benliğini yansıtma ve ego kimliğini elde edebilmek için kendisini sevdiğinin gözü ile görebilme çabasını yansıtır. Bu dönemde ergen için en önemli başka bir soruysa meslek kimliğidir. Gençlerin çoğu meslek kimliğine ilişkin aşırı yüksek bir beklenti içine girerler. Sinema yıldızları, şarkıcılar, sporcular, araba yarışçıları ve kimisi için de siyasi liderler ulaşılması gereken modeller olarak benimsenirler. Bu süreç içinde meslek modellerini idealleştiren ve aşırı özdeşleşme sonucu kendi kimliği yerine modellerinin kimliğine sahip olduğu duygusuna kapılan ergenler, ana babaları ile özdeşleşmekten şiddetle kaçınırlar. Ebeveynle özdeşleşme yerine onların telkin ve baskılarına kimi zaman düşüncesizce isyan etme, onların değer sistemlerini reddetme ve mahrem yaşamlarına müdahalelerini bir tecavüz gibi algılama eğilimi ile büyüklerin şikâyet ettikleri asilik baş gösterir. Kişisel kimlik bireyin topluma uyum sağlamasına yardımcı olan özel, dinsel, siyasal ve felsefi görüşler edinmeyi de gerektirir. İdeolojilerin

işlevlerini giderek yitirdiği ve felsefi araştırmaların küçümsendiği çağımızın modern toplumlarında kişisel bir inanç ve dünya görüşü geliştirmek de zorlaş-maktadır. Ergenlere genellikle medya aracılığıyla sunulan hazır reçeteler biçimindeki donmuş ideolojiler kişisel bir özellik taşımadığından çekici de gelmemektedir. Hatta bu basmakalıp inanç ve düşünceler ergenin gelişmesini daha da kısıtlamaktadır diyebiliriz. Kimlik krizi gencin, geçmişini kabul etmeye istekli olması ve önceki deneyimleri ile bağ kurabilmesi oranında olumlu sonuçlanır. Gencin kimlik arayışını tamamlayabilmesi için “ Ben kimim ? ” sorusunu cevaplandırması gereklidir. Bununla ilişkili olarak “ Nereye gidiyorum? ”, “ Ne olacağım? ” sorularının temelini atması, belirli değer ve inançlara bağlanması, meslek amaçlarına sahip olması ve bir yaşam felsefesi geliştirmiş olması, cinselliğini kabullenmesi gereklidir. Ancak bütün bunların elde edilmesi sonucu “ olgun bir yetişkin ” olarak cinsel ve duygusal yakınlaşma, aşk ilişkisi yaşama, derin arkadaşlık ve dostluk kurabilme, bunlar için özveride bulunabilme mümkün olabilir. Sağlıklı bir ergenlik geçiren ve kimlik sorununu çözen gençler, bunları yaparken de benliğini ve kimliğini kaybetme korkusu yaşamazlar. Ergen, kimlik arayışında başarısız olursa, kendinden kuşku duyma, rol dağınıklığı ve karmaşası gibi nedenlerle, benliğini hırpalayan tek taraflı saplantılar içine girebilir. Sürekli olarak ya başkalarının kendi hakkında ne düşündüğü ya da içine çekilerek hiç kimse ile ilgilenmeme gibi karşıt iki tutumdan birini benimseyebilir. Benlik çözümlemesi ve kimlik karmaşası kalıcı olduğunda da suça yönelik davranışlara yönelebilir veya gerçeklik algısının bozulduğu psikotik durumlara girebilir. Erikson’un özetlediği gibi “Birçok ergen sürekli kimlik bocalaması ile yaşamaktansa hiç kimse olmamayı, kötü biri olmayı ya da ölü olmayı, belirsiz bir kişi olmaya yeğleyebilir.” Bu duygu da intihar eğilimleri besler.

Altıncı ve yedinci evre olan erişkinlik ve yetişkinlik döneminde kazanılması gereken benlik görevi, ketlenmeye karşı üretkenliğin elde edilmesidir. Bu dönemler yaşamın en üretken yıllarını kapsar ve üretkenlik (prodüktivite) topluma mesleki yönden katkıda bulunmayı da içeren geniş kapsamlı bir kavram olduğu için Erikson tarafından özellikle seçilmiştir. Evlilik, çocuk doğurma, çocukların yetiştirilmesi hep üretken uğraşlardır. Bu dönemleri başarıyla tamamlayan bireyler üretken ve topluma yararlı olmak isterler. Bu dönemde ortaya çıkan inanç “Ben, yarattığım ya da ürettiğim şeyim.” olarak belirlenir. Bireyin kendisini bir başka insana, bir ideale ve işine, mesleğine adaması benlik ilgilerinin genişlemesine olanak verir. Bu dönemdeki başarısızlık ilerde daha başka gelişim evresi kalmadığından kilitlenme, ketlenme ve durağanlık olarak yaşanır. Ketlenme, iş hayatında olduğu gibi toplumsal ve kültürel alanda da kendini tekrarlama ve rutine teslim olma olarak yaşanır ve can sıkıntısı, yaşama sevincinin kaybolması olarak hissedilir. Birey bencil, kendine dönük, sürekli kendisi ile meşgul olan bir tutum içindedir. Başkalarından da bu yönde davranışlar bekler.

Yaşamın son evresi üretkenlikten emekliliğe geçilen ileri yaşları kapsar. Bu evrenin gelişimsel ödevi, umutsuzluk ve hoşnutsuzluğa karşı benlik bütünlüğünün elde edilmesidir. Bu dönemde yaşanan çatışma, bütünlüğün elde edilmesi, yaşam deneyimlerinin değerlendirilmesi ile yaşamın sonuna barışık olarak ulaşmaktır.

Önceki yedi evrenin ürünlerini bütünleyebilmek ve “ Ben, geride bırabildiklerimin bütünüyüm.” diyebilmektir. Olumlu sonuç bireyin kendisini ve yaşamını pişmanlık ve öfke yaşamadan kabul edebilmesidir. Bu evrenin bağımsızlık ve olgunluk niteliklerinin, bebeksi bir biçimde çevresindekilere ve çocuklarına bağımlılığa dönüşmesine karşı ağırlık kazanmasıdır. Bu yaşam konusunda bir tür bilgeleşmektir denebilir. Olumsuz sonuç ise bireyin yaşamını boşa harcadığı duygusunu yaşama, kendisi ve başkalarına karşı hoşnutsuzluğu sürdürme ile abartılı bir ölüm korkusudur.

Prof. Dr. Cengiz GÜLEÇ

[Toplam:1    Ortalama:5/5]

CEVAP VER

Yorum
Lütfen isminizi girin