Orta Öğretim Sisteminin Bozulma Sebepleri Üzerine – Kemal YILDIRIM

0
135
orta-öğretim

Atatürk, Türkiye Cumhuriyeti’ni sağlam temeller üzerine kurmuştur. Bu sağlam temellerin üç ayağı vardır: ekonomi, eğitim, sosyal yapı. Bu sosyal yapının içerisinde hukuk, demokrasi, cumhuriyet, milli egemenlik vardır.

Bu yazımızın ana konusu eğitimdir. Onun için Atatürk’ün eğitimde neler yaptığına değinerek başlayalım. Öncelikle Latin Alfabesi’ne geçildi ve Türkiye’de okur-yazar oranı bir anda sıfır oldu. Hoş bazı kesimlerin yıllardır söyleyegeldiği gibi toplum bir gecede cahil kalmadı, zaten öyleydi. Osmanlı Maarif Nezaretinin 1910 sonrası nüfus sayımlarında toplam okur-yazar oranı % 4, sadece okur oranı % 8-9 civarında tespit edilmişti. Dolayısıyla önce okur-yazar oranını yükseltmek lazımdı. Bunun için de öğretmen gerekiyordu. Atatürk mükemmel eğitim sistemi yaratmak için önce mükemmel öğretmen yetiştirmek gerektiğini bilecek kadar zeki olduğundan işe dönemin şartlarına uygun öğretmen ve eğitmen yetiştirerek başladı. Öğretmenleri yetiştirmek için Eğitim Enstitüleri, eğitmenleri yetiştirmek için Köy Enstitülerinin kurulmasını sağladı.

Atatürk öğretmen yetiştiren kurumlardan sonra eğitimin temel ayaklarını oluşturmuştur. Bu temel ayaklar teknik eğitim, din eğitimi ve genel eğitimdir. Bunları Tevhid-i Tedrisat Kanunu ile Milli Eğitim Bakanlığına bağlayarak bu üç temel eğitimin tek yerden yürütülmesini esas almıştır. Milli Eğitim Bakanlığı’nın temel kurallarını ve geleceğe yönelik projelerini yürütmek üzere 1926 yılında da Talim Terbiye Kurulunu kurdurmuştur. Böylece öğretmen yetiştiren, proje üreten, maarifin gelecek vizyonunu belirleyen birimlerle eksiksiz bir sistem var etmiştir. Sistem kurma çalışmalarından sonra önce teknik eğitime ağırlık vermiştir.

Teknik eğitimde sanat-zanaat okulları vardı. Buraya gelen çocuklar kalifiye eleman olmayı kabullenip geliyorlardı. Bunların üniversiteye girme gibi bir şansları yoktu. Okulu bitirenler doğrudan kendi alanlarıyla ilgili çalışmaya başlıyorlar ve savaştan yeni çıkmış ülkede kalifiye teknik eleman eksiğini tamamlıyor, sanayinin gelişmesine büyük hizmet ediyorlardı. Bunların içersinde başarılı olan öğrenciler tekniker okulları denen bir üst seviyedeki okullara devam edebiliyorlardı. Bunların hem gündüz eğitimi hem iş gücü kaybını önlemek için gece eğitim verenleri vardı. Hatta gece eğitimlerine rağbet daha fazlaydı. Bunun dışında yüksek teknikerlik mektebi vardı. Daha vasıflı eleman olmak isteyen sanat okulu mezunları tekniker okullarından sonra yüksek teknikerlik mektebine devam edebiliyorlardı. Aynı şekilde burada da gece eğitimi vardı.

Din eğitiminde ise ilkokulu bitirdikten sonra imam-hatip olmak isteyenleri yetiştirmek üzere imam-hatip liseleri açılmıştır. Bu okulu bitirenlerin de üniversiteye girmek gibi bir şansları yoktu çünkü bu okullar imam-hatip yetiştirmek amacıyla kurulmuşlardı. Cumhuriyetin ilk yıllarında bu okullar görevlerini gayet güzel yaptılar. İlerleyen yıllarda daha çağdaş, bilgili imam-hatipler ve din bilginleri yetiştirmek amacıyla İlahiyat Fakülteleri açıldı.

Genel eğitim ayağı ise Türkiye’yi yönetecek, entelektüel öğrencileri üniversiteye hazırlayacak şekilde yapılandırılmıştır. Cumhuriyetin ilk yıllarında okur-yazar oranı çok düşük olduğundan lise müfredatları ülkeyi yönetecek donanıma sahip bireyler yetiştirmek üzere oluşturulmuştu, dolayısıyla müfredatlara fazla yükleme yapılmıştı. O dönemin en aydın insanları lise mezunuydular ve ülke yönetimini %80 oranında lise mezunları yürütüyorlardı. O zamanki müfredat ağırlığının bir ihtiyaçtan kaynaklandığını, günümüzde böyle bir şeyin gerekmediğini belli platformlarda defalarca dile getirmemize rağmen müfredattaki bu aşırı yükleme artarak devam etmiştir. Türkiye’nin eğitimdeki temel açmazlarından biri ve bana göre en önemlisi budur. Zamanla üniversiteler ve üniversite mezunları artınca ülkenin ihtiyaçları da değişti. Eskiden lise mezunlarına yaptırılan işler artık üniversite mezunlarına yaptırılmaya başlandı. Üniversite ve lise mezunlarının sayısı arttıkça ülkeyi yönetenler, ülkeye bilim insanı ve yönetici yetiştirmek üzere daha nitelikli öğrencilerin

okuyabilecekleri Fen ve Anadolu liselerini kurdurdular. Bu liselerin müfredatları diğer liselerle hemen hemen aynıydı. Temel fark, bu okullara hem öğretmenlerin hem de öğrencilerin seçilerek alınması ve bu okullarda yabancı dil ağırlıklı öğretim yapılmasıydı. Takdir edileceği gibi bu okulların masrafı oldukça çoktu ve buralara öğretmen ve öğrenci seçme işi çok titiz bir biçimde yapılmalıydı. Yine bu okulların bozulmamaları için sayıları çoğaltılmamalıydı.

Buraya kadar eğitim sisteminin iyi tasarlandığını, sağlam temeller üzerine oturtulduğunu görüyoruz ancak her iyiyi bozma yeteneğine sahip popülist siyasetçiler devreye girince sistemin nasıl işlemez ve sorun üretir hale geldiğini aşağıda hep birlikte göreceğiz.

Siyasetçilerimiz önce hemşehrilik duygusallığıyla kendi vilayetlerine Anadolu ve Fen liseleri açtırdılar. Zamanla bu liseleri kendi vilayetleri, ilçeleri hatta semtlerine açtırmayı seçim vaadi olarak verdiler ve seçimlerden sonra vaatlerini yerine getirip ( keşke kalkınma vaatlerini de tutsalardı ) bu okulları her yerde kurdurttular. Bunun kılıfını eğitimde fırsat eşitliği gibi içi boş bir argümanla buldular. Bu kadar çok okul olunca nitelikli öğretmen açığı sorunu çıktı. Bunun çözümü hemen bulundu ve bu okullarda görev yapacak öğretmenler sınavla değil eş dost tavassutuyla atanmaya başladı. Seçilmiş, süper öğrencilerin okullarına sıradan öğretmenler… Yine bu tür okulların çoğaltılması bu okullardaki öğrenci niteliklerinin düşmesine yol açtı. Önce sınavın seçici niteliği düşürüldü. Sonra taşradaki sıradan bir Anadolu lisesine yedek sıradan çok düşük puanla giren bir öğrenci; ailesinin tayini Ankara, İstanbul, İzmir gibi büyük vilayetlere çıktığında bu illerin sınavla kazanılması çok zor Anadolu Liselerine nakille girip buraların seviyelerinin de düşmesine sebep oldu.

Anadolu liseleri amacından saptırılır da meslek liseleri ve imam-hatip okulları normal eğitimine devam ettirilir miydi? Böyle yapmak da fırsat eşitliğine aykırı olduğu için meslek ve imam-hatip lisesi öğrencilerine önce üniversiteye girme yolu açıldı. Bu okulların müfredat programı düz liselerden farklı olduğu için buraların öğrencileri sınavlarda çok başarısız oldular. Siyasetçiler ve işgüzar bürokratlar bu yanlışlıktan dönmek yerine sistemi iyice açmaza sokmaya devam ederek bu okullarda ikinci bir müfredatın okutulmasına imkan sağladılar. İmam-hatip liselerinde müfredat ağır olduğu için normal lise müfredatı sığmadı ve bu okulların öğrenim süresi 4 yıla çıkarıldı. Tam fırsat eşitliği sağlandı, işler yoluna girdi derken, amaçları Türk eğitim sistemine işlevsellik kazandırmak değil de ülkeyi yönetilemez hale getirmek olan gruplar, yine fırsat eşitliği teranesiyle meslek ve imam-hatip liselerinin de Anadolu lisesi vasfını kazanması gerektiğini iddia etmeye başladı. Bu iddianın sahipleri böyle bir işlemle ülkede bir dönem sonra bırakın fırsat eşitliğini, kullanılacak fırsat kalmayacağını göremediler.

Mili Eğitim Bakanlığı baskılarına dayanamayarak Anadolu İmam-Hatip ve Anadolu Meslek Liselerini açtı. Sonuçta veliler çocuklarının sanat eğitimi alıp, yabancı dil öğrenip, üniversiteye girebileceği meslek liselerine veya dini eğitim alıp, yabancı dil öğrenip, üniversiteye girebileceği imam-hatip liselerine göndermeye başladı. Böyle bir tasarruf, öğrencilerin tercihlerini tersine çevirdi. O zamana kadar öğrenci bulmakta sıkıntı çeken meslek liseleri ve imam-hatip liseleri kontenjanları yetersiz olduğundan ihtiyaca cevap veremez hale geldi ve sınavla öğrenci almaya başladılar. Bu durum karşımıza farklı bir tablo çıkardı: Zeki, başarılı, genel kültürü iyi ama sanat yeteneği olmayan öğrenciler meslek liseleri veya imam-hatip liselerinin sınavlarına girerek başarılı oldular ve öğrenimlerine oralarda devam ettiler. Ancak sanata veya din bilgilerine yatkın, yetenekli ve bu alanlarda bir meslek sahibi olmak isteyen öğrenciler de o sınavlarda başarısız oldular, dolayısıyla öğrenimlerine normal liselerde devam etmek zorunda kaldılar. Bunun sonucunda da öğrenciler, yetenekleri ve ilgilerinin olmadığı alanlarda lise okudular. Meslek lisesi mezunları sanatlarını yapmadı, üniversitede farklı alanda uzmanlaşmayı tercih etti.

Normal lise mezunları da üniversite kapısında yığıldı kaldı. Gelişmiş ülkelerde öğrencilerin %60 ve daha yüksek oranlarda mesleki eğitime yönlendirildiği, ülkelerin sanayi entegrasyonu iyi yapılmış mesleki eğitimle kalkındığını bilen devlet adamlarının kurduğu sistemi, eğitiminden anlamayan kadrolar maalesef bugünkü açmaza sokmuşlardır. Bugün eğitimimizin sorunları içinden çıkılamaz hale gelmiştir ve gençliğin psikolojik, sosyolojik bunalımlar yaşamasına neden olmaktadır. Bu durumun Türkiye için ekonomik sonuçları da dehşet verici olmuştur. Sanayide geri kalmamızın

nedenlerinden birisi de meslek okullarından vasıflı elemanların yetişmemesidir. İlgi alanı olmadığı halde meslek okullarına giden öğrenciler, aslında meslek okullarına gitmek ve o işi yapmak isteyen öğrencilerin yerini almıştır. Meslek liselerinden kalifiye eleman yetişmeyince de sanayide iş gücü sıkıntısı yaşanmaya başlanmıştır. Milli Eğitim Bakanlığı kendi bozduğu meslek liselerini kurtarmak için birkaç büyük holdingle ‘’ Meslek Lisesi Memleket Meselesi ‘’ gibi çok büyük ve iddialı kampanyalarına başlamış ancak vaziyeti kurtaramamıştır.

1974’ten başlayarak İmam-hatip liselerine üniversiteye giriş yolunun açılması, bu liselerin 2000 sonrası siyasilerinin gözde okulları haline gelmesi de ülkemize ayrı bir gerilim ve ayrışma konusu armağan etmiştir. Özellikle 2000 yılından sonra bu okulları tercih eden-ettirilen muhafazakar kitlenin çocukları çoğu yüksek puanlı Fen ve Anadolu liselerini kazanamayan, özel okullara gidecek parası olmayan garibanlardır. Zengin muhafazakar kitle çocuklarını kendi inanç yapılarına uygun özel okullara göndermekte; garibanların payına ne Arapça ne İngilizce öğretebilen, ne din eğitimi ne temel bilimleri adam gibi öğretebilen İmam-Hatip liseleri düşmektedir.

Başlangıcından günümüze eğitim yapımızın nasıl kurulduğunu ve nasıl bozulduğunu belirttik. Eğitim sistemimizin sorunlarının kalıcı çözülebilmesi için eğitimin en temel kurumu olan olan liselerin 21. asra uygun yeniden düzenlenmeli, gençliğimizin ilgi-bilgi-yeteneklerine uygun eğitilmelidir. İşe lise müfredatından başlanmalı, bu müfredatı uygulayacak lise öğretmenleri acil yetiştirilmeli ve bu konu milli mesele olmalıdır.

Kemal YILDIRIM

[Toplam:0    Ortalama:0/5]

CEVAP VER

Yorum
Lütfen isminizi girin