Prof. Dr. Tosun Terzioğlu Anısına – Melik Fırat İLHAN

0
464
tosun-terzioğlu

Hocam izninizle size sorularımı üç ana başlık altında yönelteceğim:

a. Okullarımızdaki müfredat değişikliği

b. Üniversite talebi, giriş sistemi ve rehberlik

c. Yüksek öğretim

Milli Eğitim Bakanlığı müfredat programını değiştiriyor. Öğrenciyi aktif kılan bir öğretim modeli getirmeye çalışıyor. Öğretmenleri yeterince eğitmeden, velileri model hakkında bilinçlendirmeden yapılan bu değişikliklerin sizce başarılı olma şansı var mıdır?

Bütün kritik mesele dönüp dolaşıp oraya geliyor. Biz Eğitim Reformu Girişimi çerçevesinde Milli Eğitimdeki Talim Terbiyenin müfredat değişimini izledik, katkıda bulunduk. Sonra da bir grup bağımsız eğitim profesörüne incelettik. Şu ortaya çıktı: Gelişmeler olumlu, kağıt üzerinde tasarımımız güzel ama iş geliyor gidiyor şuraya dayanıyor:

* Birincisi bu eğitim programının başarılı olabilmesi için sınıflarda öğrenci sayısı azalmalı çünkü bu müfredat programı eski müfredat programına göre öğrenciyi çok daha aktif olarak işin içine katmak eğiliminde ve bu çok da doğru.

* İkincisi öğretmen bu yapıda olmalı. Yani öğretmen, öğrencilerine: ‘’ Öğreten benim; dediğimi yapacaksınız, sadece beni dinleyeceksiniz, konuşmayacaksınız! ’’ diyen bir insan olduğu takdirde bu müfredat değişikliği hiçbir işe yaramaz. Çağ dışı kalır.

* Üçüncüsü müfredat değişikliğinin amacı annelere babalara da çok iyi anlatılmalı çünkü bu müfredat programından istenen şey, öğretmenin o çocuğun öğrenmesine yardımcı olması, soru sormasını teşvik etmesidir. Düşünebiliyor musunuz, öğretmen çok başarılı oldu, sınıf da 25 kişi, çocuk da gayet güzel katılıyor, soru soruyor ama eve geliyor aynı şekilde evde de soru sormaya başlıyor. Anne veya baba yeter, ne oluyor diyebilir bizde çünkü bizim toplumumuzda büyüklerin sözünü dinlemek geleneği var. Bunu da öğretmenler, eğitimciler anne babaya anlatmalı, bir çocuğun esas gelişmesinin soru sorarak, merak ederek olduğunu gösterebilmelidir. Dolayısı ile mevcut öğretmenlerimizin mümkün olduğu kadar bu anlayışa uygun, yeni bir anlamda eğitilmeleri çok önemli. Tabi ki yeni yetişeceklerin bu anlayışa uygun olarak yetişmeleri çok önemli çünkü geleceğimiz bu. Türkiye’nin en zengin kaynağı genç nüfus. Bütün mesele de eğitime stratejik önem vermek. Stratejik öncelik şu demek: Zor zamanımızda bile birtakım şeylerden kısacağız ama eğitimden asla kısmayacağız çünkü aileler, ülkeler, toplumlar, milletler zaman zaman zor dönemler geçirir ama stratejik bir şey vardır, en son keseceğiniz mümkünse hiç kesmeyeceğiniz: eğitim. Bir aileyi düşünün geliri birden düştü yeni bir elbise, otomobil almayabilir ama yiyeceğinden en son keser. Onun gibi bir şey bu. Lokantada yemezsin ama besine ihtiyacı vardır. En son da çocuğunun besininden keser. Yani anne baba daha az yer çocuğunu uygun beslemeye çalışır. Eğitim de onun gibi bir şey. Türkiye’de stratejik önceliği kesinlikle eğitimdir, başka hiçbir şey değil. Önemli olan eğitim.

Gelişmiş bütün ülkeler eğitim yatırımları sayesinde gelişmişken bizde gelişmek için eğitim ve teknoloji yatırımları niçin yeteri kadar önemsenmiyor?

Biz de bir yanlış düşünce var: ‘’ Zengin ülkeler teknolojiye, araştırmaya, geliştirmeye, eğitime önem veriyor.’’ Bu çok yanlış. O ülkeler zengin olmak; daha sağlıklı bir topluma, daha uzun bir yaşam süresine sahip olmak; insanlarına daha iyi bir hayat sağlamak için bunlara önem vermekteler. Şimdi şunu da biliyoruz bakın. Türkiye’de eğitime ayrılan kaynak yetersiz, bu yeterli olsa her şey çözülür, demek de fevkalade yanlış çünkü biz eğitimden ne beklediğimize tam olarak karar vermiş, onun önemini tam olarak anlamış değiliz.

Ülkemizde eğitime ayrılan kaynak ve eğitim planlaması yeterli mi sizce?

Eğitime ayrılan kaynak çok da azımsanacak bir kaynak değil ama planlama yapılabilmesi için de biz Türkiye’de büyük bir sıkıntı çekiyoruz bu yıllarda. Milli Eğitimde orta öğretimde olsun, okul öncesi eğitimde olsun, kızların okullaşma oranlarının artmasında olsun yeniden yapılandırma yönünde birtakım işler yapılıyor. Biz de bunu Sabancı Üniversitesi olarak izliyoruz. Bizim Eğitim Reformu Girişimi diye bir projemiz var. Bakanlığın yaptıklarını izliyoruz ve hep şunu söylüyoruz Milli Eğitim Bakanlığı’na ve Talim Terbiyeye: ’’Biz sizin düşmanınız değiliz, dostunuzuz. Sizi izleyen ve eleştiren bir dostunuzuz bunu da bilin.’’ Öte taraftan mesela bunun yüksek öğretimle olan ilişkisinde bir planlama yapamıyoruz çünkü YÖK’ le Milli Eğitim Bakanlığının bugün sıkı bir diyalog içinde olduğunu söylemek çok zor.

Eğitim sistemimizle ilgili tasarruf hakkını elinde bulunduran kurumların sorunları birlikte, tartışarak çözebileceklerini düşünüyor musunuz?

Bilemiyorum, biz kendi çapımızda Eğitim Reformu Girişimi çerçevesinde bizle çalışmak isteyen herkesle çalışıyoruz. Yani bu sadece Sabancı Üniversitesinin projesi zannetmeyin, bizim raporlarımıza bakarsanız, bu raporları yazanların içerisinde Boğaziçi, Koç Üniversitesinden öğretim üyeleri, ODTÜ’den başka üniversitelerden, üniversite dışından arkadaşlar olduğunu görürsünüz. Biz meseleye bakıyoruz, insanlarla uğraşmıyoruz.

Üniversite giriş sistemi hakkındaki görüşleriniz nelerdir? Sistemle sürekli oynanmasını nasıl değerlendiriyorsunuz?

Eğitim de bir sistem ve Türkiye’de insanların, lise öğrencilerinin hemen hepsi üniversiteye girmek istiyor. Biz ne yapıyoruz bir giriş sınavı yapıyoruz. Bunu yapmak zorundayız bugünkü şartlarda, uzun yıllar da yapmak zorundayız. Yani biz üniversite eğitimine olan talebi karşılayamıyoruz. Uzun yıllar da belki karşılayamayacağız. Belki karşılama oranımız artacak ama yani %100 karşılayamayacağız. Bu soruna ciddi bir şekilde eğilmek yerine, tek oturumla üç saatte yapılan herkesin çok önem verdiği bir sınavı çözüm olarak ortaya çıkarıyorsunuz. Onun üzerine ne oluyor, bu üniversiteleri ilgilendiriyor diyebiliriz değil mi, kime ne biz öğrencimizi böyle alıyoruz güzel ama o zaman bu sınavda daha başarılı olmak için öğrencilerimiz daha lise birin sonunda, lise ikinin çoğunluğunda, lise üçün tamamında dershaneye gidiyor. Lise eğitimimiz göçüyor. Biz buna bir çare bulamazsak, aşama aşama birtakım çareler bulamazsak liseleri dört yıla çıkarmanın hiçbir anlamı yok, açıkça söyleyeyim. Buna çare bulmalıyız çünkü üç saat içerisinde o gencimizin başı mı ağrıyordu, sınava girdiği binada gözüne güneş mi geliyordu, oturduğu sandalyede rahat mıydı, değil miydi bakmıyoruz ona. O 180 dakika ve onu da öyle abartıyoruz ki sanki orada birinci olan nobel aldı. O bir sıralama sınavıdır. Mesela orda zaman zaman tonlarca mürekkep

dökülüyor. Efendim matematikte tek bir soruya bile cevap verememişler. Bu başarı sınavı değil ki sıralama sınavı. Yani bütün sorulara cevap veren fevkalade puan alan çok başarılı olacak diye bir şey yok. Aferin ona sıralamada birinci oldu istediği yere gidebildi. Ona onu sağlıyor başka hiçbir şey sağlamıyor ama bu sistemin bütünlüğünü bozuyor. Bütün bunların çok ciddi tartışılması lazım. Kurumlar arası, organlar arası çekişmede eğitim malzeme olmamalı çünkü bu ülkede eğitim bütün insanlarımızın geleceğini, çocuklarını ilgilendiriyor.

Ülkemizde yüksek öğretime olan aşırı talep sizce doğru bir talep midir? Bu talebin karşılanması için yapılan veya yapılması düşünülen işler hakkındaki yorumunuz nedir? Sizin bu konuda somut önerileriniz var mı?

Türkiye’de eğitime müthiş bir talep var. Şu da bir gerçek, araştırmalardan biliyoruz ki Türkiye’de ortalama olarak liseyi bitiren bir genç ile üniversiteyi bitiren bir genç arasında hayat boyu gelir farkı çok fazla. Yani insanlarımız çocukları mutlaka üniversiteye gitsin, mümkünse iyi üniversiteye gitsin diye düşünürken çok gerçekçi hareket etmektedirler. Dolayısı ile Türkiye’de çok daha fazla üniversiteye ihtiyaç var ama bu üniversiteleri kurarken de bugünden yarına işte 20 üniversite daha kurduk, ne güzel demek de çok yanlış. Yani bir üniversite kurmak için planlama, kaynak gerekiyor. Bugün bizim 50 devlet üniversitemize ayırılan kaynağı bu sefer 70’e bölmeniz gerekecek, bu çok yanlış. Bu kaynağı iki-üç katına çıkarmalı ve sonra yeni üniversiteler açılmalı. Türkiye’ de kesinlikle daha çok üniversiteye ihtiyaç var çünkü insanların talebi bu. İnsanların talebinden bağımsız hareket etmek yanlış. Bu talep yanlışsa ikna edelim insanlarımızı. Talebiniz yanlış diyelim. Çocuğunuzu üniversiteye yollamanıza gerek yok, diyelim. İkna edelim in-sanlarımızı, hadi bakalım kolay mı? Bence vatandaşlarımızın doğru talepleri var ve bu talebe cevap verebilmek için hem daha fazla kaynak hem daha fazla planlama gerekir ama biz anayasamıza göre üniversite açmak için kanun çıkarmayı yeterli zannediyoruz. Kanun çıktı, üniversite kuruldu. Yok, öyle bir şey. O sadece gerekli bir şart, formalite şartı. Kanun da kurulsun demiş, tamam neden olmasın diyenler oluyor ama kanun çıktığı zaman üniversite kurulmuyor. Üniversiteye öğretim üyesi gerekir, bir strateji gerekir. Bir üniversitenin içinde yaşadığı toplumla nasıl etkileşim kuracağı önemli, üniversiteler fil dişi kuleler değil artık, o moda çoktan geçti. Bana kaynak versinler, benim ne yaptığıma karışmasınlar böyle bir şey yok artık o dönem çoktan bitti, bütün dünyada bitti. Dolayısı ile biz üniversite konusuna gerçekten çok iyi eğilmeliyiz.

Hocam dediğiniz gibi üniversiteye giriş çok önemli bir sorun şu anda Türkiye’de. Bu sorunun çözümü için söylenen bir şey var: “ Türkiye’de üniversite talebi çok fazla. Batı ülkelerinde öğrencilerin %70’i mesleki eğitime, %30’u genel eğitime yönlendiriliyor. Biz de bunu başarırsak sorunu çözebiliriz.’’ Bu görüşe katılıyor musunuz ?

Peki, mesleki eğitime yönlendirdik, onlara üniversiteye girmeyi yasaklayacak mıyız? Nasıl yasaklayacağız, nerede yasakmış? Bana birisi söyleyebilir mi şu ülkede yasak diye? Meslek okullarına gidenlerin üniversiteye girmemesi diye bir şey olamaz. Özgür, demokratik ülkelerde böyle bir şey yok. Birincisi orta öğretimde bizim çok fazla sayıda lise türümüz var. Arkadaşlar söylüyordu, 70 civarı, bu inanılmaz bir şey. Bir sürü meslek lisesi var. Mesela meslek lisesi dediğimiz zaman herkesin aklına gelen imam hatipler. Toplam meslek liselerindeki öğrenci sayısına baktığımızda imam hatipler bunun aşağı yukarı %10’ u. Eskiden çok fazlaydı, düştü. Şimdi bu tamamen benim görüşüm, lise türlerini bizim kesinlikle azaltmalı ve liselerimizi çok programlı yapmalıyız. Yani dört yıla çıkarken liselerimiz bana göre tek bir lise diploması olmalı. Bugünden yarına bunun olamayacağını da biliyorum. Lise diplomasını o öğrenci dört yılda alırken, yol boyunca ister o lisede verilenlerden, ister başka okullarda verilenlerden meslek sertifikası da toplayabilmeli. Yani diyelim ki bilgisayar-bilişim meslek sertifikası A, bilişim meslek sertifikası B, bilişim meslek sertifikası C. Sonra isterse liseyi bitirmesin. Meslek sertifikası ile yetinsin. İsterse liseyi bitirsin üç tane de bilişimde sertifikası olsun. Onu bir yere kadar getirmiş olsun. Böyle baktığımız zaman ben meslek liselerinin de kalkması taraftarıyım. Tek bir lise ama her lise mümkün olabildiğince çok programlı olabilmeli ve yol boyunca meslek sertifikası verilmeli. Her lise diploması alan da üniversiteye aday olabilmeli. Yine bir giriş sistemimiz olacak o kaçınılmaz çünkü bakın iki milyon öğrenci giriyor aşağı yukarı biz bunun iki yüz binine cevap verebiliyoruz. Bunu üç katına katlarsak mucize olur, kolay da olmaz. Bir sürü kaynak ve öğretim üyesi lazım. Yine üçte birine cevap vermiş olacağız yani.

Bir de okullarımızda çok ciddi bir rehberlik sorunu var. En başarılı liselerimiz de bile mesleki yönlendirme ve rehberlik çok eksik yapılıyor. Öğrencilerimizin çoğu yanlış yönlendirme kurbanı oluyor. Bu konudaki yorumlarınız nelerdir?

Söylediğiniz üniversite talebini çok arttıran önemli bir şeydir. Üniversitelerin öğrenciyi üniversiteye değil de çoğu zaman bölüme almaları bu durumu daha da içinden çıkılmaz hale getiriyor. Öyle üniversitelerimiz var ki mesela matematik bölümünden bir öğrenci sadece kendi bölümünden ders alıyor ve dört yıl boyunca komşu fizik veya kimya bölümünde ne yapıldığını dahi bilmiyor. Bu yanlış. Eğer o bölümden memnun değilse de yatay geçişin karmaşık kurallarından boğulup geçemiyor. Dolayısı ile bir daha sınava giriyor. Şimdi iki milyon civarındaki adayımıza bakarsanız bunların ancak 400-500 bini bu sene liseyi bitirmiştir. Epey bir kısmı bölüm veya üniversite değiştirmek için sınava girdiler. Bizim yaptırdığımız bir araştırma var 2001 yılında. O yıl Türkiye’ de sayısalda ilk 5000’e giren öğrencilere, o zaman 1,5 milyon gencimiz sınava giriyordu, onlara biz esas olarak şu soruyu sorduk: Girdiğiniz bölümden, girdiğiniz üniversiteden memnun musunuz? %40’ a yakını ‘hayır’ dedi ve ciddi nedenlerle. Yani sınıfım küçük, camlar pis falan değil. Ben yanlış seçmişim, dedi. Bakın ilk 5000’in %40’ı ve orada artık hapsediyoruz onları. Bu çok yanlış. Öğrencilerimizin çok azı bilinçli tercihler yapacak kadar doğru yönlendiriliyor. Bir de tabi açıkta kalmamak için çaresizlikten yapılan tercihler var. Bu da yakın bir zamanda çözmemiz gereken en önemli sorunlarımızdan biridir.

Şimdi müsadenizle röportajımızın son bölümüyle ilgili sorularımı yönelteyim. Sayın Başbakanımız Recep Tayyip Erdoğan’ın da dile getirdiği, dünyadaki ilk 500 üniversite içerisinde Türkiye’den üniversite olmadığı yönündeki iddialar hakkında ne düşünüyorsunuz? Böyle sıralamalara itibar ediyor musunuz?

Ben genelde üniversiteleri sıralamanın anlamsız ve çoğu zaman da mantıksız olduğunu düşünüyorum. Burada üniversitelerin hepsinin birbirinin aynısı olması gerekiyormuş gibi bir varsayımdan yola çıkılıyor ki bu doğru değil, öyle de olmamalı zaten. Hangi kriterlere göre kim sıralamış onu da bilmiyorum. Şöyle bir baktım yani kriterlerin ne olduğuna. Onlar daha ziyade araştırmaya dönük olarak, bilimsel çıktılar bazında bakıyorlar. Tabi değerlendirme için bir üniversitenin bilimsel çıktıları önemli ama bir üniversitenin kendi amacının ne olduğunu da çok iyi bilerek bunu yapmak lazım. Kaldı ki bilimsel çıktılara bakarken disiplinler arasında bilimsel çıktıların çok farklı olabileceğini de varsaymak zorundayız. Örneğin Amerika’nın önde gelen araştırma üniversitelerinde değişik disiplinlerde 5 yılda ortalama bir kişi kaç makale yazıyor diye bakıldığında, 5 yılda bir matematikçinin 4,5 makale yazması bekleniyor, yani yılda 1’den biraz daha az iken, bir tarihçinin 0.7 makale yazması bekleniyor ama buna karşılık malzeme mühendisliğinde bu sayı yanılmıyorsam 8’e çıkıyor. Tıp fakültelerinin bazı dallarında 10’u geçiyor. Bir yılda iki makale yazmak normal ortalama. Üniversiteler birbirinden farklıdır; yani kiminin tıp

fakültesi var, kiminin yok, kimi sosyal bilim ağırlıklı dolayısı ile bunun sonuçları farklı olacaktır. Burada benzemezleri karşılaştırmamak için çok dikkatli olunmalı. Şöyle karşılaştırma yapılabilir: Bir üniversitenin matematik bölümü ile başka bir üniversitenin matematik bölümü karşılaştırılabilir. Bu olmaz değil ama onu da karşılaştırırken o üniversite içinde matematik bölümünün rolü ne? Ders vermek mi, yoksa doktora yaptırmak, araştırmaya önem vermek mi? Bu da göz önünde tutulmalı. Yoksa ilk 500’ün içine 10 Türk üniversitesi girseydi, buna da sevinip aman üniversitelerimiz ne iyi dememiz de fevkalade mantıksız olurdu. Hani bunun siyasi polemiğe kullanılması fevkalade yanlış ve üzücü çünkü Türkiye’de gerçekten iyi üniversiteler var.

Üniversitelerimizdeki bilimsel çalışmaların, yazılan makalelerin akademik terfiden başka bir işe yaramadığı, yayınların atıf almadığı söyleniyor. Bunları nasıl değerlendiriyorsunuz?

O bir aşamadır. O aşamayı geçtik. Biraz daha ince bakmalıyız bu konuya. Yani Türkiye bir zamanlar yayın sıralamasında kırkıncıydı, şimdi yirmilerde. Şunu da söyleyeyim: Son on yıla baktım, yani 1993-2003’te dünyadaki yayınlar arasındaki payını dört katına çıkardı. Çin bizim gerimizde yani çok ciddi bir başarıdır bu. Asla küçümsenmemeli. Hele böyle nüfusa bölmek falan o deli saçması. Yani herkesin bilimsel makale yazmasını mı bekliyorsunuz da nüfusa bölüyorsunuz? Şimdi atıflara bakılmalı, atıflar çok önemli. Yani ben günde iki makale yazayım ama kimse bu makalelere atıfta yapmıyorsa bu çok matah bir şey değil. Üniversite açısından bir de şuna çok dikkat edilmeli: Terfilerde, performans değerlendirmelerinde sadece bilimsel yayınlara bakarsanız eğitim aksar. Bunu kanıtlayabilirim. Üniversitenin esas görevi eğitimdir; öğrenciye hizmet vermektir ve araştırma yapmaktır. Araştırmayla hiç ilgilenmeyip sadece eğitim verirse de kısa sürede verdiği eğitim demode olur. Ne kadar zamanda demode olacağı konudan konuya değişir. Bilgisayarda iki sene içerisinde demode olur. Bilgisayarda bir kişi: ’’Ben araştırmaya önem vermiyorum çünkü iyi biliyorum alanımı. Yeni yayınları takip bile etmiyorum.’’ derse iki senede o kadar yeni şey çıkar ki bildikleri tamamen çağ dışı kalır. Dolayısı ile araştırmanın eğitimle bir bütünselliği var. Onu hiçbir şekilde göz ardı etmemeliyiz ama öbür taraftan illa ben öğretim üyelerimden senede iki yayın bekliyorum der ve herkesten aynı sayıda makale isterseniz büyük haksızlık edersiniz. Böyle olduğu zaman da derslerin kalitesi düşer çünkü çoğu üniversitemizde eğitimcilerin amacı hemen profesör olmaktır. Eğitimin öğrenci odaklı olduğunu iddia ederiz ama değildir.

Dünyadaki baş döndürücü teknolojik gelişmelerin siyasetin gündemine girmediğini görüyoruz. Geleceğimizi çok fazla etkileyecek nano-teknoloji, genetik, bilişim gibi konular üniversitelerin gündemine ne kadar giriyor?

Ben hemen şunu söyleyeyim: Bir kere üniversitelerde bu alanlarda ciddi potansiyel var. Yani bizim üniversitemiz çok yeni bir üniversite olmasına rağmen hem nano-teknoloji hem bitki biyo-teknolojisinde çok ciddi uluslararası projelerimiz var. Başka üniversiteler de var, bir tek biz değiliz. Sanayinin bu konuda talepleri ortaya çıktı, sanayi bu konudaki gelişmeleri takip ediyor.

Şu anda en büyük kazancımız da her halde teknolojiyi yakından takip eden ve teknoloji geliştirmeye başlayan sanayicilerimiz.

Evet. Yani mesela geçen gün okudum, bizimle hiç ilgisi olmayan bir konu ne araştırmayı biz yaptık, ne de şirket Sabancı şirketi. DYO nanoteknolojiyle bir boya üretiyor. Araştırmayı nerede yaptırdılar, bilmiyorum. Hasan Bey ile konuştum gayet heyecanlıydı, söylemedi bana nerede yaptırdığını ama nefis bir iş yapmışlar. Daha böyle çok örnek var. Tuzla’da bir tersanemiz kendi tasarımı olan hızlı sahil koruma devriye botları yapıyor. Uluslararası yarışmalara, ihalelere katılıyor ve kazanıyor. Kendi tasarımı. Yapılabiliyor bu, yapılamıyor değil. Mümkün olduğu kadar bunun örneğini çoğaltmalıyız. Yani biz biraz şöyleyiz: Kum aşamasını geçtik, ortalama olarak camla pentium aşamasındayız. Bunu pentiuma doğru itmeliyiz.

Yazarımız Fırat İlhan’ın EKDergi adına 2005 yılında Prof. Dr. Tosun Terzioğlu ile söyleşisini hocamızın aziz hatırasına hürmeten yayınlıyoruz.

[Toplam:0    Ortalama:0/5]

CEVAP VER

Yorum
Lütfen isminizi girin