Tarım Toplumlarının Gelişimi

0
163
tarım

Günümüz insanının çoğunluğu toplumsal düzenlerin değiştirilemez ve onların, insanın doğal bir parçası olduğunu düşünür ancak bu inanış, insanlığın 200.000 yıllık tarihine aykırıdır.

Aslında, atalarımız çoğu zaman kararlı bir şekilde eşitlikçi olmuşlardır. Avcı-toplayıcı toplulukları, insanların farklı özellik ve yetenekleri olduğunu doğrulamasına rağmen bunu bir hiyerarşiye çevirmeye şiddetle karşı çıkmışlardır. Peki psikolojik olarak insanları eşitlikten uzaklaştıran nedir?

Birtakım arkeolojik, antropolojik ve genetik veriler, bu soruya ait cevabın yaklaşık 10.000 yıl önce gerçekleşmiş o tarımsal devrimde yattığına işaret ediyor. Günümüzün inanılmaz düzeydeki verimli tarımsal teknikleri, ilk çiftçilerin hayatının ne kadar tehlikelerle dolu olduğunu bize unutturmuş durumda. Cilalı Taş Devri’nde yaşayan hem avcı-toplayıcılar hem çiftçiler kısa süreli olarak kıtlıklara maruz kalmışlardır; buna karşın tarımsal toplumlar daha sık ve daha ölümcül kıtlıklarla mücadele etmişlerdir.

Avcı-toplayıcılık daha az riskli bir yaşam şekli olmuştur. Namibya’da yaşayan Ju/’Hoansi kabilesi, geleneksel olarak 125 farklı bitki türü tüketmiştir ve bu türlerin hepsinin yetişme süreleri, döngüleri ve yetiştikleri ortam birbirinden çok az farklılık gösterir. Hava koşulları bir türün yetişmesine olanak sağlamadığında kabile, büyük olasılıkla, başka bir türden faydalanarak kıtlık olasılığını önemli oranda azaltmıştır. Bu nedenlerden avcı-toplayıcılar, doğanın sınırsız kaynaklara sahip olduğunu düşünmüş ve sadece kısa vadeli ihtiyaçlarını karşılamışlardır. Avcı-toplayıcılar asla ürün fazlası yaratmamış veya kaynakları aşırı kullanmamış, doğanın tükenmezliğine güvenmişlerdir.

Bunun karşıtı olarak, Cilalı Taş Devri çiftçileri, toprağı verimli kılmak için bütün sorumluluğu üstlenmişlerdir. Çiftçi toplulukları, sadece aşırı duyarlı birtakım canlı türüne yönelmişlerdir. İklimde yaşanan en ufak değişiklikler, bu tür yetiştirilen ürünleri fazlasıyla etkilemiş ve üretimde dalgalanmalara neden olmuştur. Bu da tarımın dünya genelinde yayılmasının gerçekten de toplumsal felaketlerle dolu olduğunu gösterir. Avrupalılar üzerinde yapılan genetik araştırmalar en büyük ani nüfus azalmalarından birinin, Orta Avrupa’ya tarımın 7500 yıl önce gelmesiyle örtüştüğünü kanıtlamıştır. Bu azalma 6000 yıl önce Kuzeybatı Avrupa’da aynen tekrarlanmıştır ancak bütün koşullar elverişliyken yani iklim şartları uygun, haşereler yok edilmiş ve toprak mineral açısından zengin olduğunda tarımsal üretim, avcı-toplayıcılıktan çok daha fazla verimli olmuştur. Bunun sonucunda tarım toplumları, avcı-toplayıcı topluluklardan çok daha hızlı büyümüş ve bu artan nüfusu daha az alanda yaşatabilmişlerdir. Buna rağmen başarılı Taş Devri çiftçileri kıtlık, haşerat, don ve verimsizlikten korkmuşlardır. Zamanla bu korkularına savaşlar, yabancılar ve son olarak da vergiler ile tiranlar eklenmiştir.

Yine de ilk çiftçiler kendilerini korunmasız hissetmemişlerdir. Eğer her şeyi doğru yaparlarsa korkularını besleyen unsurları en aza indirgeyeceklerdi ve bunu da ilahlarına taparak yapmışlardır. Bu yaklaşımlarının onların yaşamına en büyük etkisi, çalışma ve bolluk yaratmalarına katkı sağlamış olmasıdır. Avcı-toplayıcılar kendilerini, doğasında üretkenlik olan bir ortamın parçası olarak görürken çiftçiler çevreyi eğitilecek, evcilleştirilecek ve manipüle edilecek bir şey olarak sayarlar fakat herhangi bir çiftçinin diyebileceği gibi çevreyi kendi isteğine göre şekillendirmek zor ve uzun bir iştir. Bir toprak parçasının verimliliği ona harcanan enerjiyle doğru orantılıdır. Çalışmanın bir erdem ve kişisel varlığın bir zenginlik olduğu, tarımsal devrimin getirdiği ekonomik ve kültürel değişikliklerden belki de en önemlisidir.

Verim ile çalışma arasındaki ilişkinin kabullenilmesi insanlığın kaderinin şekillenmesinde büyük bir rol oynamıştır. Özellikle ürün bolluğunu hem yaratma hem de kontrol etme, gücü ele geçirmeye giden yol olmuştur. Bu durum günümüzdeki ekonomilerin başlıca unsurlarının temelini atmış ve zamanımızı üretim ile geçirmeye başlamamıza yol açmıştır. Düzenli olarak elde edilen bolca ürün, tarım topluluklarında çok daha geniş bir rol belirleme gücü ve çalışma düzeni kurup daha uzun vadeli iş olanakları sağlamıştır. İlk başta bu roller tarımla alakalı olmuştur, kasaplar veya inşaat işçileri gibi, ancak zamanla yeni roller ortaya çıkmıştır: verimli toprak için dua eden rahipler, ekinleri korumak için milisler ve ekonomik gücü sosyal güce çevirmek için siyasetçiler.

20. yüzyılda yapılan antropoloji çalışmalarının gösterdiği gibi ürün fazlalaştıkça eşitsizlik de artmıştır. Bu yapılan araştırmalarda yaklaşık 63 Taş Devri toplumu incelenmiş ve tarımda kullanılan hayvan sayısıyla yaşanan evin boyutları arasında ters orantı bulunmuştur yani ürün artışının gelir eşitsizliğine yol açtığı kanıtlanmıştır.

Taş Devri çiftçileri aynı toprak parçasının sürekli olarak verimli ürün veremeyeceğini fark etmişlerdir. Artan nüfusu besleme isteğiyle beraber savaş yoluyla coğrafi genişleme ortaya çıkmıştır. Afrika, Hindistan, Güneydoğu Asya ve Amerika bölgelerinde yapılan incelemeler sonucunda tarımın, Avrupa’ya tarım topluluklarının saldırırcasına gelişiyle yerleştiği ortaya çıkmıştır. Tarım devrimi aynı zamanda insanların zaman hakkındaki düşünme biçimini de değiştirmiştir. İlkbaharda ekilen tohumlar sonbaharda olgunlaşınca toplanır, sonraki yıl ise toprak dinlendirilir. Böylece tarım toplumları umut ekonomisi yaratmış ve insanların geleceğe dikkat etmesine yol açmıştır. Ancak geleceğe yönelik olan tek yaptığımız şey iş değildir; modern hayat büyük ölçüde sosyal hedefler ile sağlıktan aşk ilişkilerine kadar beklentilerden oluşur. Tam tersine, avcı-toplayıcılar sadece anlık ihtiyaçlarını karşılamak için uğraşmış, kendilerini geleceklerine rehin etmeyip geçmişte yaptıklarından gurur duyup üstünlük kurmamışlardır.

Tarım devriminin, toplumları nasıl etkilediği entelektüel bir sorudan öte değildi ancak artık daha pratik ve güncel bir anlam kazanmıştır. Tarımla alakalı problemlerin çoğunun teknolojik ilerlemeyle çözülmesine rağmen sınırsız ekonomik ilerleme ve sıkı çalışmayla ilgili saplantımız hâlâ sürüyor. Çevreci ekonomistlerin de dediği gibi bu saplantı bizim ve diğer canlıların geleceklerini yok edebilir.

Sonuç olarak güncel sosyal, siyasi ve ekonomik modellerin, insan doğasının sonsuz bir parçasının sonucu olarak değil de insanlık tarihinin bir eseri olarak görmek yararlı olacaktır. Tarihimizin %95’ini avlanarak ve toplayarak geçirdiğimizden dolayı kesinlikle hepimizin içinde hâlâ o psikolojiden biraz vardır.

Çeviri: DELİ Bilim&Sanat Lise 1. Sınıf Öğrencisi Oral GÜRSOY

Kaynak: www.theguardian.com

[Toplam:2    Ortalama:5/5]

CEVAP VER

Yorum
Lütfen isminizi girin