Türkiye İçin Ar-Ge’nin Önemi ve Üretim Stratejisi – Prof. Dr. Mehmet DOĞAN

0
307
türkiye-ar-ge--mehmet-dogan

Ülkemizin tarım toplumundan sanayi toplumuna geçişi sağlıksız olmuştur. Ülkemiz araştırma-geliştirmeye ( AR-GE ) dayalı teknoloji üretimi yerine; know-how, lisans, reçete veya doğrudan eski teknoloji fabrikalar satın alarak sanayileşmeye çalışmıştır. Böyle de olsa çimento, toprak sanayi ve cam üretiminde üretim ve kalite artmış, demir-çelik sanayi gelişmiş, otomotiv sanayinde patlama derecesinde üretim artışı sağlanmıştır. Montaj üzerine kurulan uçak sanayi bile uçak üretebilecek seviyeye çıkmıştır. Sanayide yabancı ortaklıkla montaj şeklinde başlanan üretimde, yerli payı artarak sürmüş, zamanla otomotiv yan sanayisinin de gelişmesi sağlanmıştı. Halen bu sektör, teknoloji üretmeden, dışa bağımlı gelişse de büyük istihdam yaratmıştır.

İhracatımızda sanayi ürünlerinin payı son 30 yılda %30’lardan %70 lere ulaşmıştır fakat bu kez sanayi makineleri ve ara mal ithalatı artmış, dış ticaret dengesi Türkiye aleyhine daha da bozulmuştur. İhracatımızda en büyük paya sahip olan tekstil ve hazır giyim ürünlerinden sağlanan girdilerin yarısına yakını tekstil ve giyim makinelerinin ithalatında kullanılır hale gelmiştir. Yine teknoloji üretemediğimiz iletişim sektöründeki tüketim artışı da gelişme ve kalkınmışlık göstergesi gibi algılanmıştır. Radyo ve televizyon yayın merkezleri, beldelere kadar dağıldı ama hiçbir stüdyo, yerli verici kullanmıyor, hepsi ithal ediliyor.

Teknolojiyi kullanabilmek bir başarıdır ancak kalkınma için teknoloji üretmek şarttır. Ürettiğimizden çok tüketerek zenginleşemeyiz. Üretime dayanmayan yapılanma, sadece para ile para kazanma, 40 yıl önce ‘banker ‘ sonra banka’ faciasını doğurmuştur. Gösterişli alış veriş merkezleri, binalar yaparak, tüketimi özendirici otomobil pazarlayarak, paradan para kazanmaya çalışarak zenginleşemeyiz. Bu gidişle olsa olsa görgüsüz, ruhsuz, kendinden başkasını düşünmeyen, tüketici bir toplum oluruz ve maalesef olduk.

Ülkemiz dünya bilim ve teknoloji üretiminde yok gibidir. Her ne kadar ülkemizde bilimsel makale sayısı 1986’dan itibaren sürekli artmış, ülkemiz dünyada 46. sıradan 22. sıraya ulaşmışsa da nüfusumuza oranla bu sıra çok gerilerde olduğu gibi dünya bilim üretimine katkımız da binde 8 civarındadır. Kaldı ki makale sayısındaki artış da tek başına bilimsel araştırmanın ölçütü değildir. Ülkemizdeki yayınlar da belli başlı üniversitelerde yapılmakta olup, akademik yükseltilmelerden başka bir işe yaramamaktadır. Bugüne kadar ülkemizden yetişerek bilim alanında Nobel ödülü alan, buluşuyla dünya ölçüsünde büyük bir ekonomik ve teknolojik başarı kazanan, yeni çığır açan bir bilim adamımız yoktur. Bunun, bilimsel araştırmaya çok az kaynak aktarmamız gibi pek çok haklı sebebi vardır ancak bilime ve bilimsel AR-GE’ye inanmadığımız da apaçık ortadadır. AR-GE faaliyetlerine dünyanın çok gerisinde kalarak daha yeni başladık.

TÜBİTAK’a bağlı bir ve atom enerjisi kurumuna bağlı iki araştırma merkezi dışında büyük araştırma merkezlerimiz de yoktur. Cumhuriyetin başında kurulan tarım ve hayvancılık araştırma merkezleri de kapattık. Bilimsel araştırma merkezlerini çoğaltmak zorundayız. Özellikle temel bilimler alanında araştırmaların yapıldığı merkezleri çoğaltmalıyız. Devlet, vakıflar ve özel sektör tarafından kurulan ve desteklenen, özel/genel amaçlı temel ve uygulamalı araştırma merkezleri asıl bilim ve teknolojinin üretildiği kurumlardır.

Ülkemizde Çay, Tekel, Şeker, Şap, Hayvancılık, Toprak Araştırma Enstitüleri gibi tarıma yönelik araştırma enstitülerinde yapılan araştırmalar kısa sürede sonuçlarını vermiştir. Ülkemizde çay bilinmezken çay üretiminde ilk beşe girebildik ancak araştırmada süreklilik sağlayamadığımız için üretimdeki gelişmeyi çay işlemede gösteremedik ve ihraç ettiğimiz kadar çayı ithal etmeye başladık. Tütün ve diğer alanlarda da sürekli AR-GE ve pazarlama desteği olmayınca tütündeki gelişme sigarada sağlanamadı ve yabancı sigara için cazip pazar olduk. Marketlerimizi yabancı et ve tarım ürünleri doldurdu. Tarım ülkesi olarak görülen ve kabul edilen, nüfusunun %40-45’i tarım ve hayvancılıkla uğraşan ülkemiz, nüfusunun sadece %1-2’si tarım ve hayvancılıkla uğraşan ülkelerden tarımsal ürün ve et ithal eder oldu. Zamanında ülkemize uygun ürün türü, tohum, sulama, gübreleme, yem seçimi ve üretimini bilimsel araştırmalarla geliştirebilseydik durum şüphesiz çok farklı olurdu.

Ülkemizde hemen her üniversitede fizik, kimya ve biyoloji bölümleri vardır. Bu bölümlerden mezunların bir kısmı branş, İngilizce ve sınıf öğretmeni olarak çalışmakta; büyük kısmı da atanamayan öğretmen unvanı almaktadır. Kimyacı ve fizikçilerin çalışabilecekleri araştırma merkezleri yok denecek kadar azdır. Almanya’da kimyacıların %60’ı AR-GE’de çalışmaktadır. Bizde de bu üç temel bilim alanında yetişmiş araştırmacılar mevcut bazı araştırma merkezlerinde çalışabilirler. Bu merkezler bilim üretimi yanında teknolojik gelişime imkan verecek, ülke ekonomisine katkı sağlayacak araştırmalar yapabilirler.

Fizikçilerin araştırmaları ile bugün nano-teknoloji denen alanda büyük başarılar sağlanmıştır. Süper iletkenler, ultrason, lazer teknolojisi, bilgisayar teknolojisi, yarı iletken teknolojisi, uzaktan algılama, fiber optik, lazer diyotlar, çok ince yüzey kaplamaları, çok ince tel ve lif üretimi, özel yalıtkan üretimi, çok sert madde üretimi hep fizik alanında araştırmalarla gerçekleştirilmiştir. Genetikteki gelişmeler tür ıslahı, en verimli ve dayanıklı tohumların geliştirilmesi, suni tohumlama gibi birçok gelişme biyolojik araştırmaların ürünüdür.

Kimyasal araştırmalarla yeni ilaçlar ve kimyasal birleşiklerin üretimine ek olarak yeni teknolojilerin ihtiyaç duyduğu karışımların ( kompozitler, seramikler, plastikler gibi) ve doğal maddelerin daha uygun, saf ve kullanışlı şekillerinin (kumun saf silisyum dioksit liflere, yani fiber optiğe dönüştürülmesi, karbonun elmas, fulleron veya grafite dönüştürülmesi gibi) hazırlanması da sağlanmıştır. Çok ince saf karbon tel-lif üretimi gerçekleşmiş, bunların ileride hidrojen yakıtlı otolarda çevreye zarar vermeyecek biçimde kullanılması beklenmektedir. Doğa dostu üretim teknikleri, verim arttıran, çevreye zarar vermeyen gübreleme, yanma önleyici yangın söndürücü maddeler, çoğu ilaç ultra saf madde üretimi kimyasal araştırmalar sonucu gerçekleştirilmiştir. Öte yandan kimyasal analiz tekniklerindeki gelişmeler sayesinde eser elementlerin ve bazı vitaminlerle enzimlerin canlılar üzerindeki yaşamsal önemleri anlaşılmış; bu gelişmeler tıptan biyolojiye, tarımdan ormancılığa bütün bilim alanlarında yeni gelişmelere ışık tutmuştur. Örneğin iyodun canlılar için önemi, bazı içme suları ve gıdaların az iyot içermesi ile guatr hastalığı arasındaki ilişki daha duyarlı iyot analiziyle saptandıktan sonra iyotlu tuz kullanımının önerilmesi bu hastalığın azalmasını sağlamıştır. Sularda duyar flor tayini gerçekleşmesi sonucu da diş hastalıkları azaltılabilmiştir. İnsan ve canlılarda eser düzeyde bulunan çinkonun eksikliğinin neden olduğu birçok hastalık yine duyar çinko tayini sonucu gerekli önlemler alınarak en aza indirgenmiştir. Yine topraktaki çinkonun verimliliği arttırdığı tespit edilmiş, çinko eksikliği bulunan topraklara çinko ilavesi yapılarak buralarda verimlilik önemli miktarda yükseltilmiştir.

Kimyasal analiz alanındaki bilimsel araştırmaların önemini çarpıcı bir örnekle vurgulamak istiyorum: Avustralya’nın genişçe bir bölümünde ağaç yetişmiyordu. Toprak analizi, gübreleme ve sulama gibi önlemlere rağmen ağaçlar büyümüyordu. 20 yıl öncesinin analiz teknikleri topraktaki çoğu eser element düzeyini saptayamıyordu. Son yıllarda eser element analizinde gelişen tekniklerle sadece alışan ve bilinen elementlerin tayini yerine toprağın içerdiği çok düşük düzeydeki bütün eser elementler tayin edilerek sonuçların başka bölgelerle karşılaştırılmasıyla bu bölge toprağının hiç molibden içermediği saptanmış, geniş bölgeye uçakla havadan çok az molibden atılmasından sonra ağaç ve bitkilerin bu bölgede hızla büyüdüğü görülmüştür. Bilimsel çalışmaya, araştırma ve geliştirmelerin belki kısa sürede yararları görülmeyebilir ancak uzun vadede mutlaka fazlası ile görülür. “ En iyi yatırım insana yapılan yatırımdır” sözü, teknoloji üreten gelişmiş ülkelerde “En verimli yatırım AR-Ge’ye yapılan yatırımdır.” şekline dönmüştür.

Bilimsel araştırma; yatırım, destek en önemlisi zeki, iyi eğitilmiş, sabırlı, disiplinli, sürekli çalışabilecek, AR-GE’nin önemine inanmış, hevesli insan ister. İnanç ve heves yatırımdan, destekten de önce gelir. İnsanımız zeka bakımından çağdaşlarından geri değildir. Yurtdışına çıkma ve iyi donatılmış merkezlerde çalışma imkanı bulanlar yeteneklerini hemen göstermektedir ancak araştırmaya yatırım, destek ve inanç için aynı iyimserlikte değiliz. Araştırmalardan ne anladığımız bile ilginçtir. Medyada kimlerin araştırmacı olarak adlandırıldığını hayretle izliyoruz. Araştırma alt yapı ve inancının ölçüsü bellidir. 10.000 etkin nüfus başına araştırıcı sayısı, gayri safi milli hasıladan AR-GE’ye ayrılan kaynak, araştırmadan görevli elemanların diğer mesleklere göre yıllık gelir düzeyleri, araştırmacının toplumdaki saygınlığı başlıca kabul gören kriterlerdir.

Araştırma bilinci, sevgisi, araştırma sebatı normal bir lisans eğitimi ile alınmaz. Bu kültür, yüksek lisans ve doktora tezi hazırlanırken alınır ve en önemli buluşlar bu tezler sırasında yakalanır. Araştırma personeli gerçek anlamda araştırma kültürü görenler arasından seçilir. Buna rağmen ülkemizde 10.000 kişiye düşen araştırmacı sayısı 2’dir, yani ABD’nin 73’te biri kadardır. Gayri safi milli hasıladan AR-GE’ye ayrılan pay ise henüz 20 yıl önceki hedefin, yani %1’in altındadır. Bu oran çoğu gelişmiş ülkede %10’a yakındır.

Ülkemizde çoğu AR-GE kadroları pasifleştirilecek personel için kullanılırken, sayısı çok az olan araştırma merkezleri de istirahat yeri, pasif görev olarak algılanmaktadır. Başlıca araştırma kurumları üniversitelerimizdir fakat birçok üniversitemizde araştırma yapmak yerine, haklı ve haksız sebepleri olabilir, ders vererek, kurslara ve konferanslara giderek para kazanmak tercih edilir. Bilimsel kariyerde yükselme için yayın zorunluluğu da olmasa araştırma yapana şüpheli bakılır. Düşük maaşa rağmen araştırmaların dayanılmaz zevkine kapılmış bazı bilim adamlarımız sürekli araştırma çabası içindedir.

DPT, TÜBA, TÜBİTAK ve diğer ilgili kuruluşlar tartışarak ülkemiz için önemli alanlarda, gelişmiş ülkelerdeki büyük araştırma merkezleri benzeri araştırma merkezlerinin açılması için hazırladıkları planları öncelik sırasıyla ülke yöneticilerine sunmalıdır. Ülke ihtiyaçlarına göre seçilen öncelikli alanlarda uygulamalı araştırma merkezleri de teknoloji geliştirmeye yöneltilmelidir. Bize göre sağlıklı gelişim için teknolojik araştırmalar yanında aşağıda sıralanan alanlarda da teknoloji üretimi, yabancı ortaklı yatırımlar desteklenmelidir. Bu alanlar birkaç büyük uygulamalı araştırma merkezine dağıtılabilir: Tekstil ve giyim sanayi makineleri imalatı, mobilya üretim makine ve tezgahları, ağaç-plastik ve ağaç-seramik kompozitler, kaliteli inşaat ve yapı malzemeleri, düşük debili su tribünleri ve hidroelektrik santralleri, rüzgar ve güneş enerjisi santralleri, bor tuzları ve borlu katı yakıtlar; ferr-bor, bor-karbür ve metal-borürler, laboratuvar, analiz (tahlil) aletleri, elektrikli teraziler, spektral aletler, tıbbı aletler, ameliyat gereçleri, haberleşme ile ilgili teknik aletler, elektronik aletler, radyo- televizyon stüdyo cihazları, yarı iletken teknolojisi, saf silisyum ve silisyum birleşkeleri imali, 3 boyutlu yazıcılar… Son yıllarda dünyada önemi gittikçe artan biyo-teknoloji ve genetik mühendisliği alanlarında da araştırmalara vakit kaybetmeden başlanmalı, sanayi devrimini kaçıran milletimizin bilişim ve genetik devrimini kaçırmasına müsaade edilmemelidir.

Gelişmişliğin yolunun ileri teknoloji üretmekten geçtiğini artık bütün yöneticilerimiz ve milletimiz anlamalı ve bu konuda milli bir seferberlik başlatılmalıdır.

 

[Toplam:0    Ortalama:0/5]

CEVAP VER

Yorum
Lütfen isminizi girin